Yalnız Bir Kahramanın Portresi; Emine Akyüz…

Bugün sizlere hepimizin aslında vicdanın bir köşesinde olan bir sızıdan bahsetmek istiyorum. Çocuk Esirgeme Kurumunda Yuvada büyüyen bebek ve çocuklar! Kimimiz elinden geldiğince destek olmaya çalışırken, kimimiz de “ay ben dayanamam” deyip daha uzak kalmayı tercih edebiliyor. Çocuk Esirgeme kurumu yurtlarında imkanlar eskiye göre çok daha iyi olsa da ne yazıkki “sevgi” konusunda ciddi eksiklik yaşandığı bir gerçek. Çocukların büyürken fazladan kıyafete ya da oyuncağa değil, sevgiye ihtiyacı olduğunu hepimiz biliyoruz. Çok ama çok azımız da sevgili Emine Akyüz gibi evini hayatını onlara açıp, belki de hepimizin geleceği için çok önemli bir konuda çaba gösteriyorlar. Emine çok pozitif, güleryüzlü ve tüm sıkıntılarına rağmen çok güçlü bir yalnız anne artık! Kızı Nil ile yepyeni bir hayata merhaba dedi bundan bir kaç ay önce. Doğuran mı annedir büyüten mi sözünün en güzel resmi aslında Emine. Hikayesinin detaylarını beraber okuyalım istedim sizlerle…

256

-Merhabalar Emine Hanım. Sizi açıkçası merak ediyoruz çünkü Türkiye’de aslında pek çok kişinin isteyip de cesaret edemediği “koruyucu aile” olmanızla tanıdık. Ancak bu maceranızdan önce neler yapardınız? Sizi biraz tanıyalım lütfen.

Bundan önce yıllardır yalnız yaşıyordum. Yaklaşık on bir yıldır Ankara’dayım; lisans, yüksek lisans ve devam eden doktora eğitimim hep ailemden uzakta geçti. Liseyi de Anadolu Öğretmen Lisesinde yatılı olarak okudum. Yani evden ilk kez on dört yaşımda ayrılmıştım. Ailem şu anda Adana’da oturuyor.

Çocukluğum, babamın görevi nedeniyle bir ilçenin sekiz kilometre dışındaki sekiz hanelik bir yerleşim biriminde, ormanın ortasında, çocuk parkının yanı başındaki evimizde duruyor hâlâ. Köy bile değil, düşünün… Botaş’ta görev yapıyordu babam, güvenlik gerekçesiyle dağın başına kurulmuş bir istasyon, sosyal tesisler, saklambaç oynarken ebe direği yapalım diye dikildiğine inandığım sokak lambaları, çam ağaçları, balkondan görünen Nergizlik Baraj Gölü. İlçedeki kütüphaneyi ikinci evim bilerek ve annemle babamın arasındaki aşka tanık olarak geçti çocukluğum.

Liseden en çok da hâlâ devam eden güzel arkadaşlıklarım kaldı bana. İkinci sınıftayken bir bayram arifesinde babamın akciğer kanserine yakalandığını öğrendik. Bir yıl sonra, ben son sınıftayken de onu kaybettik. Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi Türkçe Eğitimi Bölümünü kazandım ve Ankara’ya geldim. Ama babamın hastalık süreci, onun gideceğini bilerek zaman dursun diye başında dua ettiğim geceler ve ölüm, benim için de ailemin diğer bireyleri için de çok ağır bir travmaydı, hemen atlatamadım; üniversite yıllarımda en çok bunun izini görüyorum. Yüksek lisansa Niğde Üniversitesinde başladım, Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Türkçe Eğitimi Programı mezunuyum. Şu anda da aynı bölümde doktora yapıyorum, tez aşamasındayım. Aynı zamanda bu fakültede dört yıldır araştırma görevlisi olarak çalışıyorum.

Dört kardeşin en büyüğü benim, ablayım. Hep uzaklarda olduğum için iyi bir abla olabildiğimi düşünmüyorum ama kardeşlerim harikalar… Yatılı okul ve aileden uzakta üniversite okumak, insanı kendi ayaklarının üstünde durmaya zorunlu kılıyor. Belki bu yüzden, belki de başka nedenlerle başımın çaresine bakmayı ve her düştüğümde yeniden ayağa kalkmayı öğrendim diyebilirim. Başkalarının hayatlarına kolaylık sağlamaya çalıştıkça kendimi daha anlamlı hissediyorum, çünkü bence hepimizin bu dünyaya gönderilmesinin bir nedeni var. Kimimiz bu nedenler üzerine düşünüyor, kimimiz her olumsuzlukta yasa bürünmeyi tercih ediyor. Bilmiyorum, belki bu da benim hayatla savaşma yolumdur, belki hayatı sevme yolumdur; taşlı, çamurlu olduğunda bile seviyorum ben bu yolu.

Üniversitedeyken sosyal sorumluluk projelerinde görev almaya başladım. Maddi olanakları yetersiz ailelerin çocuklarına ders de verdim, kanserli çocuklar için palyaço kıyafeti giyerek onlarla film izleyip kitap da okudum, görme engelli arkadaşlarımız için kütüphanede kitap okuyup ses kaydı da oluşturdum. Elimden bunlar geliyordu o zaman. Göreve başladıktan sonra kendi olanaklarımla hastanede yatan çocuklar için kitap ve kıyafet götürdüm, öncesinde benzer şeyleri hep sessiz yapmaya çalışıyordum ama bunu duyan arkadaşlarım bir dahaki sefere katkıda bulunmak istediklerini söylediler. Sonra büyüdük, elimiz daha çok insana ulaştı. Şimdi kimi zaman çocuklara bisiklet alabiliyoruz, kimi zaman oyuncak götürebiliyoruz, kimi zaman yaşlı ve kimsesiz bir teyzeye doktor getirip muayene ettirebiliyoruz. Kendi söküğümüzü dikemiyoruz, o ayrı…

-Merak ediyorum, yapmaya çalıştıklarınızı eleştirenlerle karşılaştınız mı?

Karşılaşmaz mıyım hiç? İnsanlara gülümsediğinizde bazen kendilerinde saldırma hakkı görüyorlar, defalarca eleştirenler oldu, “Siz mi kurtaracaksınız insanlığı?”, “Bunlar devletin görevleri, sen git tatilini yap.” gibi bir sürü gereksiz söz de duyuyorum hâlâ. Bu konuda eleştiriye açık değilim, artık iletişimimi azaltmayı da öğrendim. Ne yaptığınızı bildiğiniz sürece başkalarının sözleri sizi engellemiyor, sadece enerjinizi düşürüyor; onun önüne de iletişimi kopararak ya da azaltarak geçmek en doğrusu galiba. Bütün bunlar ufacık adımlar olabilir, hepsini gerekli izinleri alarak organize ediyoruz ve parayla da işimiz yok, doğrudan neye ihtiyaç varsa onu temin ediyor ilgilenen kişi. Para filan göndermiyoruz yani kimseye. Birkaç kişiyiz zaten, öyle kendi kendimize… Ama düşünsenize herkesin çevresine bu gözlerle bakıp duyarsız kalmadığını… O zaman daha güzel olmaz mı her şey?

Ben sadece heveslerin ve hırsların bizi körleştirmesine karşı duralım istiyorum. Bilirsiniz, akademide çoktur hırslı insan, kariyer aşkı; ama hepsi boş… İşimi çok seviyorum, alanım çocuk edebiyatı ve yüz kez dünyaya gelsem yine aynı mesleği seçerdim. Sadece adımızın önündeki unvanların bizi insan yapmaya yetmediğini çok iyi biliyorum. Kuramsal bilgileri uygulamalı olarak kullanmak da bir üniversite hocasının görevleri arasında diye düşünüyorum, örnek olmak da… Söylediklerimi ve söyleyeceklerimi kendi yaşamıma sindirmediysem öğrencilerim bana niye inansın? Ben kendime nasıl inanayım?

Her şeyden önemlisi şunu unutmamak gerektiğine inanıyorum, Yunus Emre’nin dediği gibi, yaratılanı yaratandan ötürü sevmek gerek.

-Bildiğimiz kadarıyla bekârsınız. Dolayısıyla böyle bir karar almak eminim daha da zor olmuştur. “Koruyucu aile” olmaya nasıl karar verdiniz bize anlatır mısınız?

Koruyucu annelik, başvurusu, işlemleri, bebekle birlikte yaşamaya başlaması da dâhil olmak üzere hayatımdaki sekiz ayı kapsıyor henüz, tabi ki uzun bir psikolojik hazırlık süreci var.

Henüz evlenmedim ve evet katılıyorum, bir çocuğun sorumluluğunu tek başına almak gerçekten zor. Üstelik de dilediğiniz gibi yaşamayı bu kadar sevmişken… Bence yaşamayı sevmeyen böyle bir işe kalkışmamalı zaten, çocuk da yapmamalı hatta.

Lisede bir mektup yazmıştım, olmayan çocuğuma. O zaman böyle bir şey belirdi aklımda. Belki yatılı okumanın etkisiydi, belki çocukluğumdan beri okuduğum kitaplardaki acılı karakterleri kurtarmak istiyordum, tam olarak bilmiyorum. Sonrasında aklımdan geçen, evlendikten sonra biyolojik olarak anne olmak ve ardından da bir çocuğu evlat edinmekti. Zaten eğitim hayatım yeterince yorucu olduğu için evlenmeden önce tek başıma bunu yapabileceğimi düşünmedim. Ama sonra, doktora tez dönemine de girince “Neyi bekliyorum?” dedim kendi kendime. “Kimi bekliyorum?” Hatta “Henüz hayatımda olduğunu hissettirmeyen ve ne zaman geleceğini bilmediğim, belki de hiç karşılaşmayacağım bir adamı böyle güzel bir karar için niye bekliyorum?” Ya da hadi tamam bekleyeyim ama o sırada bir sürü çocuk vardı yuvada, onlar neden beklesinlerdi ki; düşünsenize belki biri o gece korkuyor, belki biri bana güvenmek istiyor, belki birini parka götürebilirim, evcilik oynayabilirim, mutlu edebilirim. O adam birgün gelecek ve gelince beni anlayacak. Umut da güzel işte.

Evlat edinme için en az otuz yaşında olmak gerektiğini biliyordum, yirmi sekiz yaşındaydım ve tek yolu koruyucu aile olarak bir çocuğun yaşamına dokunmak gibi geldi. Koruyucu aile… Tek başına dev kadro gibi gülünç oluyor. Koruyucu anne diyelim…

Böyle karar verdim ben onu kucaklamaya…

img_20160516_090619

-Ailenizin, arkadaşlarınızın ya da çevrenizin  bu kararınıza bakışı nasıl oldu?

Ailem yıllardır, birgün böyle bir şey yapacağımı biliyordu zaten. Annem “Hani evlendikten sonraydı!” dedi önce. Kardeşlerimle tek tek telefon görüşmesi yaptık, kız kardeşim “Sen sempozyumlara gidince gelip ben bakarım.” dedi, erkek kardeşlerimden büyük olan “Eminim bütün zorlukları tek tek düşünmüşsündür abla, yapabileceğim her şeyde yanındayım.” dedi, evimizin en küçüğü, hepimizin gözünün bebeği Mehmet Fatih “Ama bağlanacaksın, ayrılırsanız mahvolursunuz hem o hem sen, bence bir daha düşün. Yine de ablam ve abim destekliyorsa onlardan geri kalmak istemem, ben iki kez destekliyorum” dedi. On yedi yaşında… Bağlanma konusunda kendince haklıydı, bizi düşünüyordu, ben de o yaşta ve onun kadar ince olsam aynı böyle söylerdim. Annem, kardeşlerimin tepkilerini duyunca çok etkilendi; zaten içinde vardı böyle bir şey, biliyordum ama annelik işte, beni korumaya çalışıyordu herhalde öncesinde. Sonra bana dedi ki “Sen bir çocuğun artık yuvada kalmasına engel ol, bakamazsan ben bakarım, söz veriyorum.” Şimdi benim kimseden bir beklentim yok aslında, sevseler yeter diye çıktım zaten bu yola; ama pabucum dama bile atıldı. Her sabah annem bebeğimle telefonda konuşuyor, kardeşlerim sürekli video ve fotoğraf istiyor… O bizim evimizin en küçüğü… Bana bir şey olursa onu geri yuvaya göndermeyeceklerini biliyorum.

Arkadaşlarıma, yakın çevreme gelince… İnsanların olumlu ya da olumsuz tepkileri, onları doğru tanıyıp tanımadığınızı anlamanızı sağlıyor. Ben evlenmedim, çocuğum olmadı, yakın zamanda -çok şükür- büyük bir acı yaşamadım; kim yanımda kim karşımda bilmiyordum; bu kararımla birlikte öğrendim. Benimle birlikte her aşamayı yaşayan, yorulduğumda beni dinlendiren de oldu; ağzından çıkan iki çift lafla gözümden düşen de… Onca emek verdiğim ve hep yanında olduğum halde yine kendi sorunlarıyla boğulanlar da var, hiç yanında olamadığım halde hep yanımda olduklarını hissettirenler de… Şaşılacak bir şey yok yani, her şey tam da olması gerektiği gibiydi.

-Peki koruyucu ailelik sürecinizden bahseder misiniz? Süreç nasıl işledi? Zorluklarla karşılaştınız mı?

            Ankara Aile ve Sosyal Politikalar İl Müdürlüğüne başvurumu ocak ayında yaptım. İlk görüşme iki buçuk saat sürdü yaklaşık, ama başkalarından yarım saatte ilk görüşmelerin bitebildiğini duydum. Genç ve bekâr olduğunuzda bu kararın bir heves olup olmadığını sorgulamaları bunu gerektirdi herhalde. Bana bir ay içinde tamamlamamı bekledikleri bir belge listesi verdiler. Hepsini ilk hafta hazırladım. Psikiyatri raporu hariç… Gittiğim hastanede benimle ilgilenen psikiyatri asistanı yapılan iki saatlik testlerin sonuçlarının olumlu olmasından tatmin olmadı, ısrarla sorguladı. Beni terapilere çağırdı, gittim. İhtiyacınız çok da yokken terapiye gitmek ne demek biliyor musunuz? Tam bir işkenceydi. Bunu doktora da söyledim, “Tok karnına çorba içmek gibisiniz!” dedim hatta. Gidip gelmelerin beni yorduğu ve artık sabrımın tükendiği noktada olumlu ya da olumsuz bir rapor vermezse şikâyetçi olacağımı söyledim. Çünkü uygun olmadığımı da söylemiyordu, sadece konuyu kurcalamaktan bıkıp usanmıyordu. Bir sorun bulamadıkça daha çok yoruyordu. İşin içinden çıkamayınca ve şikâyetçi olacağımı söyleyince beni heyet raporu için kurula yönlendirdi. Oysa tek doktor raporu yetiyor… Çoğunluğunun durumu ağır olan psikiyatri hastalarıyla kurula girdim, karşımda üç profesör ve bir sürü asistan vardı. Sorularını yanıtladım ve bir asistandan alamadığım psikiyatri raporunu üç, hatta dört profesör onaylı olarak aldım sonunda.

Belgeleri teslim ettikten sonra İl Müdürlüğündeki komisyondan da onay çıktı ve Atatürk Çocuk Yuvasına yönlendirildim. Müdür Yardımcıları Birgül ve Sinem Hanım, uygun çocukla eşleşmemi sağladılar. Temmuzda bebeğim benimle yaşamaya başladı ve on beş aylıktı. Yurdun diyetisyeni Mefkure Hanım benim bebeğimle önceden de çok ilgileniyormuş, hala da arayıp sorarlar, hep de soracaklarına inanıyorum.

Bununla birlikte süreç devam ederken Korev (Koruyucu Aile, Evlat Edinme Derneği) ile tanıştım. Öncesinde de yurttan ayrılan çocukların hayata uyumu ve toplum tarafından benimsenmesi konusunda çalışmalar yürüten Abdullah Oskay’la tanışmıştım, Hayat Sende Derneğinin de Korev’in de yönetim kurulunda. Onların bana çok katkısı, desteği oldu. Koruyucu ailede yetişen güzel bir genç kız var, adı İrem, onunla da başlangıçta çok sohbet etmiştim başvuruya karar verme sürecinde. Bir çocuğun koruyucu ailede yetişmeye bakış açısı önemliydi çünkü bana göre…

-Bebeğinizle ilk karşılaşma anınızı anlatır mısınız bize?

            Yuvaların bir “bebekçi dükkanı” olduğunu düşünmüyorum, bu nedenle bana gösterilen ilk bebekle eşleşme sağlanmasını istedim.

Yuvaya yönlendirildiğimde müdür yardımcıları bana ne istediğimi, ne beklediğimi sordular. Kalıcı ya da geçici bir çocuk veya cinsiyet konusunda tercihim olmadığını, bir evlat hasretiyle değil de bir çocuğun yuvadan ayrılmasını sağlamak ve ilgiyle, sevgiyle büyütmek için başvurduğumu öğrenince de bana çok benzeyen bir bebekle eşleştirebileceklerini söylediler.

Bana çok benzeyen bir bebek… Öğle uykusundaydı. Uyandırıp getirdi görevliler, ağzında emzik vardı ve sarışın, renkli gözlü bir kız çocuğuydu. Benimle ilgisi yok yani, sürsen bulaşmaz derler ya o kadar benzemiyoruz 🙂 Emziği çıkarınca benzer mi dedim ama mümkün değil. Aslında duygusal bir andı, bundan sonra hayatımın merkezine oturacak çocuk kucağımdaydı ama ben bu benzeme konusundaki şaşkınlıkla gülümsedim. Bebek de gülümsedi. Çantamda kız kardeşimin verdiği mavi bir kartal vardı, erkek olur diye düşünüyorduk bebeğimiz, onu çıkardım; bir kartala bir bana baktı, yüzüme dokundu, uykudan da yeni uyanmış mahmur mahmur… Nasıl içim ısındı anlatamam…

-Peki şimdi, bebeğinizin gelişim sürecinde nasıl yol alıyorsunuz?

            Yuvada bir süre birlikte zaman geçirdik, yaz sıcağında sık sık gidip geldim ve birbirimize alıştık. Oradaki bakışlarından daha anlamlı bakıyor, daha fazla ses çıkarıyor hatta bir dakika yerinde durmuyor artık. Ben onunla birlikte on günde bile bir çocuğun davranışları nasıl değişirmiş bunu gördüm. Her şeyi öğrensin, en güzel o konuşsun, düşmeden yürüsün, bütün dişleri hemen çıksın gibi dertlerim yok; sadece mutlu olsun istiyorum. İlk zamanlar birçok şeyi sorun olarak görüyordum, nasıl aşacağız kaygısındaydım; ama şimdi zaman ve o bana gösterdiler ki sevgiyle her şey aşılıyor.

Apartmanda çok sevecen bir komşum var, sekizinci sınıfta okuyan bir kızı ve eşiyle birlikte küçücük bir aile. Benim aklıma gelen gelmeyen her şeyiyle ama en çok da beslenmesi ve sağlığıyla bire bir ilgileniyor. Sadece bebeğimin bir annesi daha değil benim de bir annem o oldu. İşe giderken ona bırakıyorum, akşam azıcık ateşi çıkacak gibi olsa ona sesleniyorum, her zaman işini gücünü bırakıp yanımızda oluyor. Ona bakıcı diyemem, o bizim annemiz. Onun sayesinde daha nitelikli zaman geçiriyoruz birlikte, oyun oynuyoruz, kitap okuyoruz, yamyamca da olsa konuşuyoruz. Kızı Betül de kardeşi gibi sevdi bebeğimi; kim annesini paylaşır o yaşta, Betül paylaşıyor. Babasına da dede diyor bizimki ve gördüğü yerde sevinç çığlıkları atıyor, onların evinde de çok mutlu. Böylece birçok konuda kendimizi güvende hissediyoruz, iyi insanlar gerçekten iyi ki varlar…

Fakülteye de götürüyorum, dekanımızdan güvenlik görevlilerine kadar herkes onu çok seviyor. Kucaktan kucağa geziyor, her seferinde yeni bir şeyler öğreniyor. Koridorlarda hocalarla koşmaca oynuyor, sekreterler ona oyuncaklar hediye ediyor. Arkadaşlarımdan da anne olanlar var, Ayşe ve Seval gibi, benim düşünemediğim her şeyi düşünüyorlar. O kadar ki dekan yardımcılarımızdan Doç. Dr. Dilek Acer, bir sabah biz daha pijamalıyken “Görüverip okula geçeceğim.” diye kapımızı çalıyor, arkadaşlarım büyüsün de kendi çocuklarıyla arkadaşlık etsin istiyor. Yuvadan gelen çocuklardan öcü görmüş gibi korkanlar varmış, ben onları tanımıyorum, iyi ki de tanımıyorum. Bebeğimin gelişimini takip eden ve alanında uzman birçok insanla yol alıyorum, biz çok şanslıyız. Umarım yuvalarda kalan diğer çocuklar ve başka koruyucu aileler de böyle güzel ilgi ve sevgiyle kucaklanırlar…

-Bebeğinizle ilgili hayalleriniz var mı?

            Sadece mutlu ve iyi bir insan olmasını istiyorum. Bunu bütün kalbimle söylüyorum. Biyolojik ailesi şartlarını toparlar ve onu almak isterlerse verdiğim emekler onunla kalacak. Hayal kurmak bana lüks bence bu yüzden. Ama zaten biyolojik çocuğum da olsa hayal kurmak istemezdim bir başkası üzerine. Bütün çocuklar bizim olduğu kadar bir başkası aynı zamanda, birey onlar… Kendimizden başkasıyla ilgili fazla beklenti ve hayal, hem kendimize hem karşımızdakine haksızlık olmaz mı?

-Olur da ilerde biyolojik ailesi tekrar almak isterse korkusu yaşıyor musunuz? Böyle bir korku yaşayan insan bununla nasıl baş edebilir?

            Tanıştırıldığımız günden sonra iki gece bunu düşünerek ağladım, sabahlara kadar uyumadım. Ama sadece iki gece… Bu benim için önemli bir sınav bence ve ben bu sınavdan geçebilirim. Babamı kaybettim, başka acılar da hissettim; hepsiyle ilgili aklımda belli şemalar var, çıkış yolları oluştu. Düşünün, ölüm diyorum, ergenlikte ölüm acısıyla baş edebildim. Bebeğim onu dünyaya getirenlere giderse ölmeyecek ya çok şükür, onu sevmeseler geri almak isterler mi? Tek kaygım iyi olması, mutlu olması. Biyolojik çocuklarımız da bizim değil çünkü aslında; eşimiz, işimiz, evimiz, arabamız da bizim değil. Aldığımız nefes bile bizim değil. Hepsi, her şey emanet. Bunu düşününce sözünü ettiğiniz korku ufacık kalıyor. Kayboluyor diyemem, insanız, ucunda depresyon da olabilir isyan da belki ama geçer… Kötü bir şey yapmıyoruz, kötü bir etki bırakmıyoruz, çocuğumuz biyolojik ailesine geri dönerse buna karar verilme sürecinde ön planda tutulacak olan zaten onun psikolojisi. Buna inanıyorum, inanınca içim rahatlıyor. Ama olur da onun için biyolojik aileye dönüş olumsuz bir etki yaratırsa ya da yaratacaksa, o noktada da tüm gücümle savaşırım. Bence böyle bir korku yaşayan insanlar bunları da göz önünde bulundurmalılar. Yine de korkuları ağır basıyorsa hazır olmayı beklemeliler ya da evlat edinmeliler.

-Maddi  anlamda tek başına bir çocuk büyütmek çok zor. Bu zorlukları ve endişeleri siz de yaşıyor musunuz?

            Bunları konuşmak da yaşamak kadar zor. Sadece şu kadarını söyleyebilirim, insanlar gösteriş için destek sözü verebiliyorlarmış, yaşayarak öğrendim. Ben bir şekilde her şeyle baş edebilirim; ama keşke güvendirmeselerdi. Bakıcıya vermez de kreşe gönderirdim örneğin. Kreşe devlet desteğiyle gidebilir ama henüz kreş için çok küçük diye düşündüğümden, bu kadar da iyi bakıldığını görünce artık bakıcıdan da vazgeçemiyorum. Maddi olarak kendi yaşam standartlarımı eskisinden çok daha aşağıya çekersem mutsuz olacağım ve bu bebeğime de yansıyacak… Yani evet içinden çıkamadığım şeyler tabi ki var, uykusuz geceler var, içimden geçen kırgınlıklar var. Ama bunlar bende kalsın…

-Son olarak toplumun bakışı hakkında söylemek istediklerinizi anlatır mısınız bize?

Ailemin dışındaki birçok kişi başlangıçta şaka yapıyorum sandı diyebilirim. Bana vermezlermiş ki bekârmışım bir kere, gezip tozsaymışım ya, tam da evlenilecek zaman bu nerden çıkmışmış, ben niye hep böyleymişim… Diğer söylenilenleri aklıma bile getirmek istemiyorum. Birkaçı hariç kötü niyetle de söylenmedi tüm bunlar, eminim. Kızmıyorum. Haddini aşanları fabrika ayarlarına geri döndüresim geliyor sadece, bir arınsınlar kendilerine gelsinler diye. Yorum yapmayanlar da oldu, Allah onlardan razı olsun en azından bana saygı duyduklarını bilmek güzeldi. Ama birkaç arkadaşım da çok destek oldular, hala da oluyorlar, psikolojik olarak hazırlanmak çok önemli çünkü böyle bir kararda.

Yaptığımın doğru bir şey olduğuna, mutlu olduğuma tanık olanlar eskisi gibi tepki vermiyorlar, onu da ekleyeyim. Karşılaştığım birçok insan kendisinin de aklından böyle bir şey geçtiğini ama cesaret edemediğini söylüyor hatta artık. Başvuru yapan arkadaşlarım da oldu yakın zamanda. Farkındalığın artmasını sağlamak beni mutlu ediyor. Benim bebeğim artık yuvaya geri dönmeyecek, başka çocuklar da yuvada kalmasınlar. Kolay bir şey diyemem, cesaret de gerektiriyor evet ama yapılmaz değil, yeter ki bir adım atılsın…

img-20160720-wa0071

Nil artık çok mutlu bir bebek! Sevgili Emine Akyüz için de çok keyifli bir ömür diliyorum. Umarım maddi manevi tüm sorunları en kısa sürede çözülür. Bizlerde umarım yüreğimizdeki gafletten kurtulup, çocuklar için çok daha fazla çaba göstermeyi öğrenebiliriz.

Sevgilerimle

 

 

 

Yorum Yapın

Gezinme